RESULUN YOLUNDA





RESULUN YOLUNDA
SONSUZ NURA YOLCULUK


gelseydin - dursun ali erzincanl

Kategorilerim
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
DİN KARDEŞLERİM
MESAJLARINIZ BENİM İÇİN DEYERLİDİR
Namaz Vakitleri
Kuranda Ara
Ziyaretçi Defteri

24/4/2008

ÖLÜMÜN KIYISINDA

h1

Nadiren yaşar mı insan, nadiren

Ya nadiren ölür mü!

Ölmek kıyısında mıdır hayatın, ya kıyısı var mıdır

 ki hayat dediğimiz yolun!...

Uçurumunda mıyız bir şeylerin, ya uçurumun kendisi miyiz, kimleri çekiyoruz güzelliklerden dehşete!

 

Nadiren yaşar insan, nadiren yaşadığını farkeder

Nediren ölmekse pek mümkün değil bu hayatta

biliyorum

 

Ölümün kenarı kıyısı

Ölümün ucu bucağı

Ölümün sonu başı

Ölümün artısı eksisi

Ölümün nuru!

 

Öyleydi evet

Babaannem öldüğünde sırtındaki kambur gitmiş, annemin dediğine göre.

 Ve yüzü nurlanmış, yüzü çizgilerinden arınmış... ben göremedim onu öyle,

 görmek ister miydim de, bilmiyorum... şimdilerde her payas’a gidişimde

mezarının üzerindeki otları temizliyoruz babamla ve çiçeklerini babaannemin, suluyoruz... ölümün onu bizden aldığı vakit çok yaşlıydı nineciğim.

 Bilmiyorduk açıkçası yaşını. Nüfus cüzdanındaki tarih yanlıştı ona göre. Hatırlamamış zamanında yaşını, bulmuşlar bir doğum günü ona

yazıvermişler işte, ne önemi var ki!... şimdi ben hala merak eder dururum nineciğim kaç yaşında öldü diye. Öldü işte, öldü gitti işte... kırgızların

söylemi ile, ikinci ömrü uzun olsun! Ben yine de içim rahat etsin diye kendi söylemimizi tercih ediyorum, mekanı cennet olsun, gülmeyen gül yüzü gülsün...anneme göre vefatında yüz-beş yaşında idi... uzun bir ömür,

ama bitti!

 

O, Osmanlı görmüş bir kadındı. Osmanlı sikkelerinden bahsederdi.

Altın alıp altın verdikleri zamanları anlatırdı. Altın alıp altın vermek...

kulağa garip geliyor. Neydi altına bu etkiyi veren. İnsandı elbet.

İnsan altını altın yapalı beri, altın altın! İnsan elması elmas yapalı beri,

elmas elmas! İnsan parayı basalı beri, para para! İnsan yaptı her ne yaptıysa. Kıyamet bile insan yüzünden kopmayacak mı! Mesafeler kısaldığı zaman... mesafeleri kısaltan kim!

 

Ölümün sağı solu

Ölümün varı yoğu

Ölümün taşı toprağı

Ölümün tülü duvağı

Ölümün yurdu!

 

Kaç yaşında insan ölümü düşünmeye başlar acep, ne bileyim.. ama var

zamanda ne çok ölmek ister insan bilip bilmeden, ölümün tadını tuzunu.

 Bir yerde okumuştum ‘insan ölümü istememeli’ diye. Ölüm neden istenir! Babaannem ‘al artık şu ruhumu, kurtulayım’ derdi. Kurtulmak... Neyden

kurtulmak isterdi nineciğim. Dedemden mi! Yaşamadığı hayattan mı! Fazla yaşayıp tadamadığı dünyadan mı! Balkon köşelerinde sevgi beklemekten mi! Kurtulmak isterdi işte, birşeylerden. Demek onu yeterince sevemedik. Gitmek istediğine göre...

 

Sevmeyi bilmek! Nasıl bilinir sevgi. Satılsa satılmaz, alan bile olmaz satılsa ‘sahtedir’ diye, artık sevginin olmadığı yerde güven de yitip gitmeliydi çünkü. Vitrinlerde sunulsa gözlere sevgi, görülmez, kimse dönüp bakmaz bile,

 gördükleri bir hayal gelir çünkü. Sevginin olmadığı yerde gözler hayalden

başka ne görebilir ki!

 

Ölüm sadece insan için mi!

 

Ölümün canı ciğeri

Ölümün eti kemiği

Ölümün yağı balı

Ölümün buzu karı

Ölümün tonu!

 

Ölümde bir sessizlik mi vardır,  yoksa ağıt mı... Sessizliğin de bir tonu

 var mıdır acep. Vardır vardır. Hani derler ya, ‘ölüm sessizliği...’

 Dendiğine göre olmalı bir tonu, bir tınısı, bir melodisi, bir şarkısı... ya eyvah’ı nerededir ölümün!

 

Ölümün vakti zamanı

Ölümün teki çoku

Ölümün dokunuşu!

 

Uyarıldım dün gece

Biri geldi başucuma ‘eyvah! pek de genç, pek de güzel.

       MEHMET METE **LODOS**

16/4/2008

ÖLÜMÜN DOKUNUŞU

h1

Nadiren yaşar mı insan, nadiren

Ya nadiren ölür mü!

Ölmek kıyısında mıdır hayatın, ya kıyısı var mıdır ki 

hayat dediğimiz yolun!...

Uçurumunda mıyız bir şeylerin, ya uçurumun kendisi miyiz, kimleri çekiyoruz güzelliklerden dehşete!

 

Nadiren yaşar insan, nadiren yaşadığını farkeder

Nediren ölmekse pek mümkün değil bu hayatta

 biliyorum

 

Ölümün kenarı kıyısı

Ölümün ucu bucağı

Ölümün sonu başı

Ölümün artısı eksisi

Ölümün nuru!

 

Öyleydi evet

Babaannem öldüğünde sırtındaki kambur gitmiş, annemin dediğine

 göre

Ve yüzü nurlanmış, yüzü çizgilerinden arınmış... ben göremedim onu öyle

 görmek ister miydim de, bilmiyorum... şimdilerde her payas’a gidişimde

 mezarının üzerindeki otları temizliyoruz babamla ve çiçeklerini babaannemin,suluyoruz... ölümün onu bizden aldığı vakit çok yaşlıydı

nineciğim Bilmiyorduk açıkçası yaşını. Nüfus cüzdanındaki tarih yanlıştı

ona göre Hatırlamamış zamanında yaşını, bulmuşlar bir doğum günü ona yazıvermişler işte, ne önemi

var ki!... şimdi ben hala merak eder dururum nineciğim kaç yaşında

öldü diye

 Öldü işte, öldü gitti işte... kırgızların söylemi ile, ikinci ömrü uzun olsun!

Ben yine de içim rahat etsin diye kendi söylemimizi tercih ediyorum

 mekanı cennet olsun, gülmeyen gül yüzü gülsün... anneme göre vefatında

 yüzbeş yaşında idi... uzun bir ömür, ama bitti!

 

O, Osmanlı görmüş bir kadındı. Osmanlı sikkelerinden bahsederdi.

Altın alıp altın verdikleri zamanları anlatırdı. Altın alıp altın vermek...

kulağa garip geliyor. Neydi altına bu etkiyi veren. İnsandı elbet.

 İnsan altını altın yapalı beri, altın altın! İnsan elması elmas yapalı beri,

 elmas elmas! İnsan parayı basalı beri, para para! İnsan yaptı her

 ne yaptıysa. Kıyamet bile insan yüzünden kopmayacak mı!

Mesafeler kısaldığı zaman... mesafeleri kısaltan kim!

 

Ölümün sağı solu

Ölümün varı yoğu

Ölümün taşı toprağı

Ölümün tülü duvağı

Ölümün yurdu!

 

Kaç yaşında insan ölümü düşünmeye başlar acep, ne bileyim..

ama var zamanda ne çok ölmek ister insan bilip bilmeden,

ölümün tadını tuzunu. Bir yerde okumuştum ‘insan ölümü istememeli’ diye.

 Ölüm neden istenir! Babaannem ‘al artık şu ruhumu, kurtulayım’ derdi. Kurtulmak...

Neyden kurtulmak isterdi nineciğim. Dedemden mi!

Yaşamadığı hayattan mı!

 Fazla yaşayıp tadamadığı dünyadan mı! Balkon köşelerinde

sevgi beklemekten mi! Kurtulmak isterdi işte, birşeylerden.

 Demek onu yeterince sevemedik.

Gitmek istediğine göre...

 

Sevmeyi bilmek! Nasıl bilinir sevgi. Satılsa satılmaz, alan bile olmaz satılsa ‘sahtedir’ diye, artık sevginin olmadığı yerde güven de yitip gitmeliydi çünkü.Vitrinlerde sunulsa gözlere sevgi, görülmez, kimse dönüp bakmaz bile,

 gördükleri bir hayal gelir çünkü. Sevginin olmadığı yerde gözler hayalden

 başka ne görebilir ki!

 

Ölüm sadece insan için mi!

 

Ölümün canı ciğeri

Ölümün eti kemiği

Ölümün yağı balı

Ölümün buzu karı

Ölümün tonu!

 

Ölümde bir sessizlik mi vardır,  yoksa ağıt mı... Sessizliğin de bir tonu

 var mıdır acep. Vardır vardır. Hani derler ya, ‘ölüm sessizliği...’

Dendiğine göre olmalı bir tonu, bir tınısı, bir melodisi, bir şarkısı... ya eyvah’ı nerededir ölümün!

 

Ölümün vakti zamanı

Ölümün teki çoku

Ölümün dokunuşu!

 

Uyarıldım dün gece

Biri geldi başucuma ‘eyvah! pek de genç, pek de güzel

14/4/2008

ÖLÜM VE AHİRET

h1

Ey insanlar!
Fani, kısa, faydasız ömrünüzü
baki, uzun, faydalı meyvedar yapmak ister misiniz?
Madem istemek insaniyetin iktizasıdır;
Baki-i Hakiki’nin yoluna sarf ediniz.
Çünkü, Baki’ye müteveccih olan şey,
bekanın cilvesine mazhar olur.”

Kendisine hayat nimeti verilen her insan, sonunda ölümü tatmaya mahkumdur. Hatta, günlük yaşantımızdaki hastalıklar,
• Ölümün keşif kolları ve pençesidir.
İslâmî bir perspektiften bakıldığında, ölüm korkulacak bir olay değildir. Zira ehl-i iman için ölüm;

• Vazife-i hayat külfetinden bir terhis
• Dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydos
• Öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesile
• Hakiki vatanına ve ebedi saadet makamına girmeye bir vasıta
• Dünya zindanından cennet bostanına bir dâvet
• Şefkatli Yaratıcının fazlından, kendi hizmetine mukabil ücret almaya bir nöbet
• Yüzde doksan dokuz ahbabın toplandığı yer olan âlem-i berzaha bir kavuşma kapısı
• Ebedi hayata ünvan ve başlangıç.
• Yer değiştirmek
• Ruhun serbest kalışı
• Ebedi hayata bir dâvet
• Sonsuz hayatın başlangıcıdır.

Ölüme mahkûm olan insan, kendi hakkında ölümü bir terhis tezkeresine çevirmeye çalışmalı; bunun için rabıta-ı mevt yapmalıdır. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fani olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmalıdır.

Rabıta-i mevt;
• İhlası kazanmanın ve muhafaza etmenin en etkili bir sebebi.
• Ehl-i tarikatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiridir.
Rabıta-i mevt, “ölmeden evvel ölünüz” mânâsını yakalamaktır. Bu şekilde ölüme hazır olanlar, ölümden ürkmezler, kabirden korkmazlar. Zira inanırlar ki kabir;
• Dünya-âhiret arasında bir köprü
• Ahiretin birinci menzili
• Dünya zindanından beka bostanına
- İmtihan meydanından cennet bahçelerine
- Hayatın zahmetinden Rahmanın rahmetine açılan bir kapıdır.
Bu kapı,
• Alem-i nur kapısı.
• Rahmet kapısı
• Hak kapısı
• Nuraniyetli âlemlerin kapısıdır.

Küçük bir âlem olan insan ölümden kurtulamadığı gibi, büyük bir insan olan âlem de ölümden kurtulamayacaktır. Alemin ölümüne “kıyamet” diyoruz.
Kıyamet,
• Dünyanın eceli ve sekeratıdır.
Kıyametten sonra, ebedi ve baki âhiret âlemi gelecektir. “Ahirete iman”, imanın esaslarındandır.
Ahiret inancı,
• Toplum hayatının ve insanın şahsiyetinin en temel esasıdır.
• İnsanın saadet ve kemalatının temelidir.
• Mutlak ihtiyaç içinde olan insana, kuvvetli ve yeterli bir hazine
• Bir saadet ve lezzet vesilesi
• Bir medar-ı istimdat, bir merci
• Dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medar-ı tesellidir.
Ahiret,
• Ulûhiyetin daimi bir medarı.
• Ebedi ve sermedi, baki ve daimi saltanatın, baki bir makarrı ve daimi bir medarı ve sermedi bir mazharı
• Bir meşher-i acaib yani, hayret verici şeylerin bir araya toplandığı bir yerdir.
Ebedi hayat,
• Hayat ağacının gayesi ve neticesi
• O ağacın azametine lâyık meyvesidir.
Ebedi saadet,
• Bütün nimetlerin başı
• Nimetleri hakiki nimet yapan, bütün şuur sahiplerini yokluğun hadsiz musibetlerinden kurtaran en büyük bir nimettir. Çünkü, insan yokluğa razı değildir.

Zira adem (yokluk),
• Şerr-i mahz (tamamen şer)
• Bütün musibet ve masiyetlerin mercii.
• Bütün fenalıklar, günahlar ve şerlerin mayası ve esasıdır.

Vücud ise,
• Hayr-ı mahz (tamamen hayır)
• Bütün güzelliklerin kaynağıdır.
İşte, ebedi hayat ve ebedi saadet, ehl-i imanı yokluğun şerrinden, çirkinliğinden, kötülüğünden kurtaracak; onları vücut mertebelerinde, “gözün görmediği, kulağın işitmediği, kalb-i beşere hutur etmeyen” güzelliklerle, hayırlarla karşı karşıya getirecektir.

Ahiretin iki menzili vardır: Cennet ve Cehennem.
Cennet ve Cehennem,
• Yaratılış ağacından ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesi
• Şu kâinat silsilesinin iki neticesi
• Akıp giden olayların ve arzın mânevî mahsüllerinin iki mahzeni
• Ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan akıp giden varlıkların iki havuzu
• Lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır.



Bunlardan Cennet,
• Lezzet ve mutluluk diyarı
• Ebedi bir ziyafet yeri
• İyilikler silsilesinin bir meyvesi
• Adem babamızın asıl vatanıdır.



Cehennem ise,
• Azap ehline bir mesken ve hapishane.
• Yıldızların hararet mahzeni.
• Cenab-ı Hakkın, hâkimane ve âdilane bir hapishane vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesi,
• Zebani gibi pek çok canlıların celaldârane meskenleridir.
Nev-i beşerin en büyük meselesi, Cehennemden kurtulmaktır.




Mahkeme-i kübra (En büyük mahkeme. Demek bu dünyadakiler haşrin mahkemesine nispetle çok küçük kalıyor. Öyle bir mahkeme ki, şu dünyada hükmedenler de, orada mahkum olacak).
Ma’dele-i ulya (Adaletin en yüce tecelli yeri)

Adalet,
• Hak sahibine hakkını vermek
• Haksızları terbiye etmektir. (İşte, adaletin en yüce tecelligâhında, her hak sahibine hakkı verilecek, suç sahiplerine de cezaları çektirilecektir).
Mecmaı ekber (En büyük toplanma yeri. Hz. Adem’den en son insana varıncaya kadar trilyonlarca insanın bir arada toplandığı yer).
Meşher-i âzam (En büyük sergi. Gerçi şu dünya da İlâhî bir sergidir. Fakat âhiret, en büyük sergi durumundadır).
Seyrangâhı daimi (Daimi seyir yeri. Şu âlem bir seyrangâh olmakla beraber, daimi değildir. Ahirette ise seyir devamlı olacak, hiç bitmeyecektir).
Mekreme-i uzma (En büyük ikram yeri. İnsanlar bu dünyada da Allah’ın ikramına mazhar olmakla beraber, bütün canlılara verilen bu ziyafet, “küçük bir kahvaltı” durumundadır. Cenab-ı Hakkın en büyük ikramları, saadet diyarı olan cennette olacaktır).
Saadet-i uzma (En büyük mutluluk. Bu dünyada da bizi mutlu eden şeyler vardır. Fakat bunlar azdır ve kısadır. Hem elemlerle karışıktır. Hem zevale mahkumdur. Cennette ise, elemsiz lezzetler olacaktır. Ölüm öldürüldüğünden ve bütün kötü, çirkin şeyler cehenneme sürüldüğünden, ehl-i cennet zevalsiz lezzetlere kavuşacaklardır).

Hakkımda

BANNERİM


Bağlantılarım
Saat ve Takvim




More Cool Stuff At POQbum.com

Site Trafiği
Sayfa#ff00ccda Çalan Müzik