RESULUN YOLUNDA





RESULUN YOLUNDA
SONSUZ NURA YOLCULUK


gelseydin - dursun ali erzincanl

Kategorilerim
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
DİN KARDEŞLERİM
MESAJLARINIZ BENİM İÇİN DEYERLİDİR
Namaz Vakitleri
Kuranda Ara
Ziyaretçi Defteri

23/7/2008

NAMAHREME BAKIŞ

h1



  • İslam dîni, mahrem olmayan kadınlara bakmayı yasaklamıştır.
     Zevcesi veya mahremi olmayan (nâmahrem)
    kadınlara bilerek bakmak câiz değildir. Kur'ân-ı Kerim'de:

    “Mü'min erkeklere söyle gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını muhafaza etsinler.”
    (en-Nûr, 30) ve yine:

    “Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar,
     ırzlarını muhafaza etsinler.” (en-Nûr, 31) buyurulmaktadır.

    Ancak bir kadın göze rastgele ilişse tekrar bakmamak
    şartıyla günah sayılmaz, çünkü bu irâdenin dışında olur.
    Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem
     Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh-'e:

    “-Ya Ali, bir kadın gözüne ilişti mi ikinci defa bakma,
    birincisi için sana vebal yoktur. Fakat ikincisinin vebâli vardır.
    ” buyurmuştur. (Müslim)

    Yine Hazret-i Peygamber:

    “-Bilerek namahreme bakmak gözün zinâsıdır.” buyurmuştur.
     (Buhârî, Müslim; ayrıca bkz: Halil Gönenç
     Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, sh. 159 )

    Peygamber Efendimizin kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ- buyurdu ki:

    “-Kadınlar için ne daha iyidir? (En hayırlısı nedir?)”

    Peygamber Efendimiz de:

    “-Hiçbir erkeğin onları görmemesi.” diye cevap verdi.
    ( İmam-ı Gazali, a.g.e., sh: 197)

    İhtilât (Kadın-Erkek Birlikte Durmak)

    Tesettürü yaralayan, zedeleyen davranışların en zararlılarından
     birisi de kadın-erkek ihtilâtıdır,
    yani karışık olarak aynı yerde bulunmalarıdır.

    İmam-ı Gazâlî hazretleri diyor ki:

    “Birçok kadınlar için büyük zararlar, erkeklerin arasında
     bulunmalarından doğar. Fitne korkusu olan her yerde
     kadının gözünü korumak lâzımdır.
     Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) ' in evine bir kör adam geldi.
    Hazret-i Âişe ve diğer hanımları oturuyorlardı
     kalkmadılar ve gelen kimse için:

    “-Kördür, bizi görmez!..” dediler. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdu:


    “-Onun gözleri görmüyorsa, sizinkiler de mi görmüyor?”
     (İmâm-ı Gazâlî, a.g.e., sh: 197)

    İhtilâtın sebeplerinden birisi de iş yerlerindeki durumdur.
     Maalesef “...Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun'î
    bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki husûsiyetlere
    zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik meziyetlerini za'fa
    uğratmakta ve âileyi yaralamaktadır. Hanımların ev
     tanzimi ve salih bir nesil yetiştirmek yolunda
     evlâdlarının ahlâkî yapıları ile meşgul olmaları yerine
    hanımlıklarına, müstesnâ fıtratlarına zıd işlere yönlendirilmeleri,
    mantık, iz'ân ve îmana sığmaz. Çünkü âiledeki huzur ve saadet
     kadındaki ve erkekteki istîdatların yerli yerince
    kullanılması ve korunmasıyla elde edilebilir.
     ( Osman Nûri Topbaş, Muhabbetteki Sır, sh: 249)

    Yazımızı Mûsâ Topbaş -kuddîse sirruh-
    hazretlerinin kadın erkek karışık oturmak
     mevzûundaki şu sözleri ile bitiriyoruz.

    “...Bazı âile reislerinin nazarları insanlara karşı olduğu için
    daima onlardan iltifat beklerler. Meselâ «Komşumuz çok nazik ve kibardır.
     Bize karşı da saygılıdırlar, o bize âilesi ile beraber geldiğinde
    ayrı olarak oturursak onu üzmüş oluruz.
     Hep beraber oturursak bir sakınca yoktur.» kanaatini yürütürler.

    Böylece ahmakça hareketle, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını
     kulun rızâsına tercih ederler. Böyle şâibeli kulluk yolunda olanların
     tesettürleri, namazları ve diğer ibâdetleri olsa da semere alamazlar.
     Çünkü yarım insandırlar. Yüz tane yarım insanı toplasanız bir insan etmez.
     Çünkü her hareketleri istikrarsızlık içindedir.
    Bugün “ak” dediklerine yarın “kara” diyebilirler
     çünkü îman-ı hakîkî kalplerine tam olarak yerleşmemiştir.

    Bunların yapacakları; hatalarını bilip, nâdim olmak,
    istiğfar etmek ve sâlihlerin, sâdıkların peşini bırakmamak ve onların nasihatlerinden istifâde etmek olmalıdır.”
    (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri 5, sh: 45-46

    22/7/2008

    ÖRTÜNME EMRİ

    h1

                                   

       Örtü emri: 

    Namaz ne kadar farz ise, tesettür de o kadar farzdır. Zekat ne kadar Allah' ın emri ise, örtünme de o kadar Allah' ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır. Ne ki illetleri farklıdır.


    Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti Kur' an tarafından "her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak" (29.45) şeklinde tanımlanmışken, ikincinin illeti "iffetin korunması için simge" ve "tanınacak bir kimlik" (33.59) oluşturmaktadır.


    Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil, kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem, kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu' rafne) yöntemidir.


    Örtünmek insânî ve dolayısıyla fıtrîdir. Bu nedenle hayvanlar örtünmezken insanlar örtünürler. Dolayısıyla örtünme ve çıplaklık arasındaki tercihi, İslamlıktan önce insanlık kriterlerine vurmak, dînî çerçeveden önce insanî ve ontolojik çerçevede tartışmak gerekir.


    Bu bilindikten sonra, "Örtünmenin sınırlarını kim belirleyecek?" sorusu gündeme gelir. Bu sorunun "kişisel arzu, moda, gelenek, toplum, devlet, inanç" gibi birden fazla cevabı olabilir. Bir insanı "müslüman" olarak nitelememize yol açan şey, onun "Allah' a kayıtsız şartsız teslimiyeti"dir. Bu teslimiyet, şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: "Beni yaratan, beni herkesten çok iyi biliyor ve seviyor. O halde, onun bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için, onun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim oldum."


    İşte insanı müslüman kılan tasavvur budur. Bu tasavvurdan neş' et etmeyen bir müslümanlık iddiası, Allah' a göre, sahte bir iddiadır. Esasen, müslüman olmak söz konusu olduğunda, sizin kendinizi ne olarak tanımladığınız değil, Allah' ın sizi ne olarak tanımladığı önemli ve belirleyicidir. Bunu anlamak için de sizin müslüman tanımınızın Allah' ın müslüman tanımıyla örtüşüp örtüşmediğine bakmanız yeterlidir.


    Yukarıdaki tasavvurdan neş' et eden imanıyla bir müslüman "Örtünmenin sınırını kim belirleyecek?" sorusuna Allah' tan ve O' nun vahyinden bağımsız bir cevap arayamaz. Çünkü bir davranışın "İslamî" olması, referansının Allah olmasıyla mümkündür. Eğer Kur' an örtünmenin sınırları konusunda hükümler vaz etmişse, bu, müslüman olma iddiasındaki herkesi bağlar. Tabii ki o kimse iddiasında samimiyse.


    Samimiyetin ölçüsü bellidir: Kitaba uymak. Samimi olmayanlara ise tek yol kalmıştır: "Kitabına uydurmak!" Tarihin tüm samimiyetsizlerine bakınız; kitabına uydurmayı kafaya koyduktan sonra, hangi emre karşı mazeret, hangi yasağa kılıf bulunamaz ki? İnsan istedikten sonra; dinin en temel kurallarının tam aksine ' fetva' verecek bir merci bulur. Hatta bir inanç sistemini, onun esaslarını keyfi yoruma tabi tutarak, tam tersi bir işleve büründürebilir.


    Örtünme emrinin estetik bir form olan kadın için, erkekten farklı yanları olduğu aşikar. Bunun kadının dişiliğinin, kişiliğinin önüne geçmemesi/geçirilmemesi için simgesel bir uyarı amacı taşıdığını söylemiştik. Bu uyarının muhatabı, daha çok kadını nesneleştiren üçüncü şahıslardır. Kadın tesettürünün başa taalluk eden kısmı, tesettürün simgesel boyutunun zirveleşen kısmıdır.


    Başın örtülmesiyle ilgili Kur' anî talimatların pratikte ne demeye geldiğini öğrenmek isteyen biri, bu ayetlerin Hz. Peygamber' in elleriyle yoğurduğu bir hayatta nasıl uygulandığına bîgane kalamaz. Bu tıpkı, dinin teorik kaynağı olan Kur' an' da yer alan "Namazı dosdoğru kılınız!" emrini yerine getirmek için dinin pratik kaynağı olan Peygamber' e başvurma zorunluluğu gibidir. Eğer dinin teorik kaynağıyla olan ilişkinizin, dinin pratik kaynağından bağımsız gerçekleşeceğini düşünüyorsanız, bunun, balı kabul edip arının varlığını ve fonksiyonunu inkar etmekten farksız olduğunu bilmelisiniz.


    Bunun adı, dini peygambersizleştirmektir. Sormazlar mı adama "Bu kitap, sizin başınıza gökten mi düştü?" diye. Hiçbir peygamber "iletişim aleti", "ara kablosu" ya da "postacı" değildir. Hz. Peygamber ise hiç değildir. O, dinin ve imanın bir parçasıdır. Tıpkı bunun gibi, tesettür emri de Kur' an' ın bir emridir ve başörtüsü tıpkı namaz kadar, oruç kadar farzdır.


    Eğer peygambersiz düşünülürse, namazın da "çaresine bakmak" mümkündür. Bu durumda tartışılması gereken Kur' an ve onun getirdiği esaslar değil, sizin İslam' la geçinmeye gönlünüzün olup olmadığıdır.


    Kur' an ve İslam yaşadığı sürece bu emir yaşayacaktır. Bu ülkede işgalci Fransız' ların yapamadığını yapmaya çalışmak nafile bir uğraştır. Bu yüz karası yasağın devamından, bu ülkeye zarar vermek isteyenler dışında, kimsenin bir kazancı yoktur. Aksine ülke kan kaybetmektedir. Bu ülkenin tesettürlü kızları, hicret ederek, yasağı aşarak, okumanın bir yolunu bulurlar. Onlar yarın anne olacaklar, çocuk yetiştirecekler. Onların çocukları bu ülkede yaşayacak; memurluk, askerlik, amirlik, tüccarlık, yöneticilik yapacak. Geleceğin annelerinin, çocuklarına, kendilerine kan kusturan elleri öpmelerini mi vasiyet edeceklerini sanıyorsunuz?


    İslam' ı islam yapan, onun insanlık için değişmez değerler getirmiş olmasıdır. O bir dindir. Bir ideoloji, milletin ve devletin imkanlarını kullanarak milletin dinine karşı bir savaş açarsa, bundan "din" zarar görmez. Çünkü bu ülke toptan dinden çıksa, Allah' ın ve onun dini olan İslam' ın zerrece bir şeyi eksilmez. Fakat dindara zulmedilmiş olur ve bu savaşı açanlar hem kendi ocaklarını, hem de başkalarının ocağını söndürmüş olurlar. 


    Duaile..

    16/7/2008

    İSLAMDA KADININ DEĞERİ

    h1


    İslâm Dîni, kadına en büyük değeri vermiş ve onun namuslu, temiz, vakarlı, haysiyetli ve şerefli bir tarzda yaşamasını sağlamıştır. İslâm nazarında kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması ve nezâket gösterilmesi gereken asîl ve nezîh bir varlıktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kadınların nârin, nâzik ve kibâr olduklarına işâretle, onların hiç kırılmaması ve incitilmemesi gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bir hadîs-i şerîflerinde:

    "... Kadınlar hakkında hayırlı olup nezâketle muâmele etmenize dâir vasiyyetime itâat ediniz! Çünkü onlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üst kısmı (ortası) dır. Eğer sen onu doğrultmaya uğraşırsan, kırarsın; kendi hâline bırakırsan, daima eğri kalır. O halde kadınlar hakkında hayır öğüdüme dikkat ediniz!" (1) buyurur.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilk defâ inanan ve O’na en büyük desteği veren Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemizdir. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Hatîce (r.anha) vâlidemiz hakkında şöyle buyurur:

    "Allâh bana Hatîce’den hayırlı bir kadın vermemiştir. Bütün insanlar beni yalanlarken, O beni tasdîk etmiş; insanlar benden kaçarken, O beni malı ile desteklemiştir. Ve Allâh bana başka hanımlardan değil, O’ndan çocuk ihsân etmiştir." (2)

    Kadın, aynı zamanda ilk İslâm şehîdidir. Hz. Ammâr (r.a.)’ın annesi Hz. Sümeyye (r.anha), Mekke’de müslümanlığı ilk kabul edenlerden ve bu yüzden dayanılmaz işkencelere uğrayanlardandı. Kendisine İslâm’dan ayrılması için yapılan her türlü eziyet ve zulme rağmen, hak yoldan dönmedi. Sonunda Sümeyye (r.anha), Ebû Cehl’in süngüsü altında can vermiş ve Allâh yolunda ilk İslâm şehîdi olmak şeref ve mertebesine erişmiştir. (3)

    Kur’ân-ı Kerîm’de "en-Nisâ"(Kadınlar) isimli, yüz yetmiş altı âyetlik uzun bir sûre olduğu gibi, ayrıca "Meryem" diye Hz. Îsâ (a.s.)’ın annesine atfedilen doksan sekiz âyetlik müstakil bir sûre daha vardır. Bunlardan başka; "en-Nûr, el-Ahzâb, el-Mümtehine, et-Tahrîm ve et-Talâk" sûreleri de kadınlarla ilgili çeşitli konuları içine almaktadır.

    İslâm Dîni’nde kadın, âile ocağında temel eğitimi veren ilk öğretmen ve mükemmel bir eğitimcidir. Çocuğun terbiyesi, yetişmesi, her yönden gelişmesi, daha küçük yaşta iken güzel alışkanlıklar kazanması ve faydalı bilgilerle donatılması husûsunda annenin rolü çok büyüktür. Baba, evin nafakasının temini için ömrünün ekserîsini âilesinden dışarıda geçirmekte, çocuğu ile yeteri kadar meşgul olamamaktadır. Bu durumda, çocuğu asıl yetiştiren ve terbiye eden anne olmaktadır. Nitekim peygamberler, mürşid-i kâmiller, velîler, sultanlar ve daha nice büyük insanlar, hep mümtaz annelerin kucaklarında yetişmişlerdir.

    Ahlâk kitaplarımızda; çarşıdan alınan değişik yeni bir şeyi, çocuklara bölüştürürken önce kızlardan başlanarak ikrâm edilmesi tavsiye edilmiş, kız çocukları daha hassas ve nâziktirler, diye düşünülmüştür.

    Kız çocuklarının bakımı ve terbiyesi için her türlü fedâkârlıkta bulunan anne ve babaların, büyük fazîlet ve ecir sâhibi olacaklarını Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, şu hadîs-i şerîfleriyle beyân buyurmuşlardır:

    "Kim, (iki veya üç) kız çocuğunu erginlik çağına erişinceye kadar besleyip büyütürse, kıyâmet gününde -iki parmağını birleştirerek- onunla şöylece beraber oluruz." (4)

    Bu da, yüce dînimizin kadına verdiği üstün değeri gösterir.

    14/4/2008

    ÖRTÜNMENİN DİNDEKİ YERİ

    h1

    ÖRTÜNMENİN DİNDEKİ YERİ

    Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği kesin olarak bilinen hü­kümlere ve haberlere zarurat-ı diniyye denir. Her müslümanın bun­ları olduğu gibi kabul ve tasdik etmesi gerekir. Bunlardan birinde te­reddüt veya şüphe etmek kişiyi imansız bırakır.

    Kur’an-ı Kerîm Allah’ın kelamıdır. Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem indirilmiş ve ondan bize tevâtüren ulaşmıştır. Müs­lümanler Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem zamanından beri Kur’an-ı Kerîm’e büyük itina göstermişler, hem yazıyla hem de milyonlarca hafızın zihninde ve hafızasında bize kadar ulaştırmış­lardır. Bugün yeryüzünde bulunan Kur’an nüshalarının her biri di­ğerinin aynıdır. Elimizde bulunan Kur’an-ı Kerîm’in Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem’e indirilmiş olan Kur’an’ın aynısı oldu­ğunda hiç bir tereddüt yoktur. Onun için Kur’an-ı Kerîm’i, hiç şüp­heye düşmeden kabul ve tasdik etmek gerekir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerîm’in kesin ve açık olarak belirttiği bütün hükümleri hiç tered­düt göstermeden kabul etmek icabeder. Namaz, oruç,zekat, hırsızlık, zina, faizin haram olması gibi emir ve hükümler nasıl açık ve kesin ise örtünme ile ilgili hükümler de açık ve kesindir. Bu emir ve hü­kümleri kabul etmeyen bir şahıs derhal imanını kaybeder ve kafir olur.[58]



    İNSANLIĞIN DURUMU

    İnsanların bir kısmı samimi olarak müslümandırlar. Bunların kalplerinde ne varsa dillerinde de o vardır. İslâmî hakikatlere doğru bir biçimde inanırlar ve bunu itiraf ederler. İşte gerçek müminler bunlardır.

    İnsanların bir kısmı da kafirdirler. İslâmın hükmünü kabul et­mez ve kendi yanlış inançlarını açığa vururlar. Bunların durumları belli olduğu için müminlerin onlara karşı tavır alması kolay olur.

    Bir kısım insanlar da münafıktırlar. İçlerinde olanı açığa vur­maz, kafir oldukları halde kendilerini mümin gösterir, müslüman­ları aldatmak isterler.

    Deme düşmana düşman elinde silahı ola

    Veli müşkil budur suret-i haktan gele.

    Bunlar dost görünen düşmanlardır. Bu gibilere karşı tavır almak çok zordur. Müslümanların önemli bir kısmını aldatıp kendilerine destek sağlıyabilir ve fesatlarını sürdürebilirler. Müslümanların asıl düşmanları bunlardır. Bunlara karşı korunmak gerekir. (Münafikun Suresi ayet 4)

    Bunlar yalancıdırlar. Kafir oldukları halde yalan söyler, gerekirse yemin eder kendilerini müslüman göstermeye çalışırlar. (Münafikun Suresi ayet 1) Çok korkaktırlar, en küçük bir sesi ve en küçük bir davranışı aleyhlerinde zannederler. (Münafikun Suresi ayet 4)[59]



    KUR’AN-I KERİM NE DİYOR?

    Kendilerini müslüman zanneden ama İslâm’ın bazı hükümle­rini kabul etmeyenlerle ilgili Kur’an-ı Kerîm’de çok sayıda ayet var­dır. Konumuzla ilgisi dolayısıyla Nisa Suresinin 60. ayetinden 65. ayetine kadar olan kısmını okuyalım:

    “Sana indirilmiş olan Kur’an-ı Kerîm’e ve senden önce indiril­miş bulunan mukaddes kitaplara inandıklarını zannedenleri gör­mezmisin, tağuta göre yargılanmak isterler. Halbuki, onlar tağuta karşı çıkmakla görevlendirilmişlerdir. O şeytan onları pek derin bir sapıklığa düşürmek ister.

    Onlara, «Geliniz, Allah-ü Teâlâ’nın indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Muhammed’e başvuralım.» denince o münafıkları görürsün ki, senden hep kaçınırlar.

    Bizzat elleri ile yaptıkları şey yüzünden başlarına bir felaket gel­diği zaman halleri ne olacak? Bu defa da sana gelirler, «Vallahi mak­sadımız sırf bir iyilik yapmak ve arayı bulmaktı.» diye yemin ederler.

    Onlar var ya, Allah onların kalplarinde olanı bilir. Onlara al­dırma, onlara öğüt ver ve kendi haklarında onlara etkili söz söyle.”

    Hakkımda

    BANNERİM


    Bağlantılarım
    Saat ve Takvim




    More Cool Stuff At POQbum.com

    Site Trafiği
    Sayfa#ff00ccda Çalan Müzik